Bazen bir ülkenin ufkunu, pırıl pırıl yükselen cam binaların yansımasında değil, o binaların gölgesinde kalmış fabrikaların sessizliğinde aramak gerekir. Bugünlerde dillerde bir "finans merkezi" şarkısı, bir parıltılı dünya vaadi dolanıp duruyor. Çöllerin ortasında yükselen, bir gecede parlayıp bir rüzgârla sönmeye mahkûm o şatafatlı Dubai rüyasına öykünüyoruz. Oysa paranın sadece el değiştirdiği, üretimin terine dokunmadığı o camdan kuleler, coğrafyanın sert gerçekleri karşısında birer kumdan şatodur. Birkaç kıvılcım, birkaç jeopolitik sarsıntı o sırça köşkleri yerle bir etmeye yeter.
İnsan sormadan edemiyor: Bizim asıl gücümüz nerede saklı?
Bundan tam bir asır önce, henüz Cumhuriyet’in dumanı tüterken, o günün Ekonomi Bakanı Mustafa Şeref Özkan, Anadolu’nun tozuna ve halkın yoksulluğuna bakarak bir manifesto haykırmıştı. Sanki bugünleri görmüş, sanki dijital ekranlardaki rakamların bizi nasıl büyüleyeceğini sezmiş gibi...
Özkan, ekonomideki serbestlik oyununun halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılayamayacağını söylerken, aslında bir hayatta kalma dersi veriyordu. Ona göre bir ülkenin onuru, sadece borsa koridorlarında değil, teknoloji ve üretim gücünde gizliydi. "Eğer bir ülke teknoloji gücüne sahip değilse ve buna rağmen kendini uluslararası piyasanın insafına bırakırsa, bu bir yıkımdır," diyordu o koca yürekli devlet adamı.
Bugün vitrinlerimizi ne kadar süslersek süsleyelim, eğer o vitrindeki ürünün çarkları bizim fabrikalarımızda dönmüyorsa, biz sadece başkasının zenginliğini yöneten emanetçileriz demektir. Mustafa Şeref Bey’in dediği o "dış açık" canavarı, sadece rakamlardan ibaret değildir; ülkenin varını yoğunu, geleceğini ve emeğini yutan kara bir deliktir.
Bizim "Dubai" olmaya değil, yeniden üretimle ayağa kalkmaya ihtiyacımız var. Finansın soğuk ve uçucu parıltısı yerine, sanayinin isli ama güven veren sıcaklığına dönmeliyiz. Çünkü finans merkezi olmak bir tercihtir ama teknoloji ve üretim sahibi olmak bir beka meselesidir.
Gerçek ekonomi; spekülatif kârların peşinde koşan ferdi hırslar değil, halkın refahını plancı bir akılla yükselten o "kutsal ve masum yol"dur. Unutmayalım ki, bir gün sular yükseldiğinde kumdan şatolar ilk gidenler olur; ama çelikten çarkları olanlar, o fırtınadan sadece daha güçlü çıkar. 100 yıl önceden gelen o ses hâlâ haklı: Kurtuluş, ürettiğin kadar hür olmaktır.
Anasayfa
Yazarlar
Namık Kemal BİÇER
Yazı Detayı
Bu yazı 74 kez okundu.
Kumdan Şatolar ve Çelik Dişliler
Bazen bir ülkenin ufkunu, pırıl pırıl yükselen cam binaların yansımasında değil, o binaların gölgesinde kalmış fabrikaların sessizliğinde aramak gerekir. Bugünlerde dillerde bir "finans merkezi" şarkısı, bir parıltılı dünya vaadi dolanıp duruyor. Çöllerin ortasında yükselen, bir gecede parlayıp bir rüzgârla sönmeye mahkûm o şatafatlı Dubai rüyasına öykünüyoruz. Oysa paranın sadece el değiştirdiği, üretimin terine dokunmadığı o camdan kuleler, coğrafyanın sert gerçekleri karşısında birer kumdan şatodur. Birkaç kıvılcım, birkaç jeopolitik sarsıntı o sırça köşkleri yerle bir etmeye yeter.
İnsan sormadan edemiyor: Bizim asıl gücümüz nerede saklı?
Bundan tam bir asır önce, henüz Cumhuriyet’in dumanı tüterken, o günün Ekonomi Bakanı Mustafa Şeref Özkan, Anadolu’nun tozuna ve halkın yoksulluğuna bakarak bir manifesto haykırmıştı. Sanki bugünleri görmüş, sanki dijital ekranlardaki rakamların bizi nasıl büyüleyeceğini sezmiş gibi...
Özkan, ekonomideki serbestlik oyununun halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılayamayacağını söylerken, aslında bir hayatta kalma dersi veriyordu. Ona göre bir ülkenin onuru, sadece borsa koridorlarında değil, teknoloji ve üretim gücünde gizliydi. "Eğer bir ülke teknoloji gücüne sahip değilse ve buna rağmen kendini uluslararası piyasanın insafına bırakırsa, bu bir yıkımdır," diyordu o koca yürekli devlet adamı.
Bugün vitrinlerimizi ne kadar süslersek süsleyelim, eğer o vitrindeki ürünün çarkları bizim fabrikalarımızda dönmüyorsa, biz sadece başkasının zenginliğini yöneten emanetçileriz demektir. Mustafa Şeref Bey’in dediği o "dış açık" canavarı, sadece rakamlardan ibaret değildir; ülkenin varını yoğunu, geleceğini ve emeğini yutan kara bir deliktir.
Bizim "Dubai" olmaya değil, yeniden üretimle ayağa kalkmaya ihtiyacımız var. Finansın soğuk ve uçucu parıltısı yerine, sanayinin isli ama güven veren sıcaklığına dönmeliyiz. Çünkü finans merkezi olmak bir tercihtir ama teknoloji ve üretim sahibi olmak bir beka meselesidir.
Gerçek ekonomi; spekülatif kârların peşinde koşan ferdi hırslar değil, halkın refahını plancı bir akılla yükselten o "kutsal ve masum yol"dur. Unutmayalım ki, bir gün sular yükseldiğinde kumdan şatolar ilk gidenler olur; ama çelikten çarkları olanlar, o fırtınadan sadece daha güçlü çıkar. 100 yıl önceden gelen o ses hâlâ haklı: Kurtuluş, ürettiğin kadar hür olmaktır.
Ekleme
Tarihi: 28 Nisan 2026 -Salı
Kumdan Şatolar ve Çelik Dişliler
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
