DR.SECATTİN MARAŞLIOĞLU
Köşe Yazarı
DR.SECATTİN MARAŞLIOĞLU
 

TÜRKİYE'NİN DEMOGRAFİK YAPISINDAKİ DEĞİŞİM ULUS DEVLETTEN UZAKLAŞTIRIYOR

İnsanoğlu tarih boyunca çeşitli nedenlerden dolayı sürekli mekân değişikliği yapmıştır. Göç etmek fiiline karşılık gelen bu hareketliliğin nedenleri her dönem değişmektedir. Örneğin bundan beş yüzyıl önceki insanların göç nedeni bugünkü göç nedenlerinden çok farklıdır. Değişen yaşam koşulları ve küreselleşme ile göç hareketleri daha hızlı ve daha geniş kapsamlı olmaktadır. Bugün insanların yaşadığı mekânlardan göç etme sebeplerinden en önemlisi düzgün hayat şartları, geniş sosyal olanaklar ve özgürlüktür. Son birkaç yılda hem Dünya’da hem de Türkiye’de toplumsal hareketler bakımından çok çeşitli tartışmalar yaşandı. Özellikle Orta Doğu’da başlayan Arap İsyanları bölgemizde toplumsal hareketlere bir kez daha dikkat çekti. Takiben Gezi Olayları olarak bilinen kitlesel protestolar, Türkiye’de toplumsal hareketlerin toplumsal değişimdeki itici rolünü bir kez daha açığa çıkardı. Bu kapsamda en önemli yeniliklerinden birisi, harekete geçirici bir unsur olarak sosyal medyanın oynadığı rol oldu. Çevremizde bulunan ülkelerdeki iç savaşlar nedeniyle Türkiye’ye hızlı bir göç dalgası olması nedeniyle ülkenin nüfusunda plansız bir artış meydana gelmekte ve demografik yapısında değişim yaşanmaktadır. Sınırlarımızın yeterince kontrol edilememesi nedeniyle Afganistan ve Pakistan ile Afrika ülkeleri gibi ülkelerden elini kolunu sallaya sallaya gelen kalabalıklara bir de Suriye iç savaşı nedeniyle göç edenleri hesaba kattığımızda nüfustaki oransal dengeler çok değişmiş bulunmaktadır. Hatta ülkedeki yabancıların sayısı bazı şehirlerimizde yerli nüfustan fazla olmuştur. Modernleşme sürecinde yaşanan sosyal ve ekonomik değişim, toplumların nüfus yapısını da değiştirip dönüştürmüştür. Demografik dönüşüm olarak bilinen bu süreç; genel olarak endüstrileşme ve ekonomik gelişmeyle doğum ve ölüm hızları arasında ters yönlü bir ilişki görüntüsü üzerinde temellendirilmiştir. Dünya genelinde demografik rejimlerin çeşitliliğini anlama ve nüfusun nasıl değiştiğini açıklama çabası; Demografik Dönüşüm Kuramı’nı ortaya çıkarmıştır. Endüstrileşme sürecini erken tamamlamış Avrupa ülkelerinin doğum ve ölüm hızlarının uzun bir dönem boyunca izlenmesiyle geliştirilen Demografik Dönüşüm Kuramı; ortaya koyduğu modelle, nüfus meselesine farklı bir bakış kazandırmıştır. Bu kurama göre bütün toplumlarda, doğurganlık ve ölümlülük hızlarının yüksek olduğu bir aşamadan her ikisinin de düşük olduğu aşamaya geçiş yaşanacağı vurgulanmaktadır. Küresel bir süreç haline gelen Demografik Dönüşüm Kuramı, bir toplumda nüfus dinamiklerini anlamaya imkân tanıyan önemli teorilerden biridir. Kuramın birinci aşaması; dönüşüm başlamadan önceki süreci kapsamakta olup doğum ve ölüm oranları oldukça yüksek olduğu için nüfus artış hızı sabit bir çizgide seyretmektedir. İkinci aşamada; ölüm hızı azalmakta ancak doğum hızı hala yüksek olduğu için nüfus artış hızı yükselmeye başlamıştır. Üçüncü aşamada; ölüm hızı ile doğum hızının düşmesi nedeniyle nüfus artış hızı yavaşlar ve dengeli nüfus artışı yaşanır. Dördüncü aşamada; doğum hızı yenilenme düzeyinin altına düştüğü, nüfus artışının çok düşük seviyede gerçekleştiği veya gerileme eğiliminde olduğu görülür. Nüfus konusunda yaşanan sorunlara çözüm üretmek amacıyla yöneticiler tarafından belirlenen ve uygulanan kurallar, ülkelerin nüfus politikasını şekillendirmektedir. Nüfus politikaları; ulusal hükümetlerin üç temel demografik değişken olan doğum, ölüm ve göç süreçlerini etkilemek için bilinçli olarak gerçekleştirdikleri eşgüdümlü eylemleri kapsamaktadır. Devletlerin nüfus büyüklüğü, yaş yapısı, artışı, azalış durumu, dağılımı ya da niteliğini etkilemek için aldıkları tedbirler nüfus politikalarını belirlemektedir. Nüfus politikaları üç farklı şekilde planlanıp uygulanmaktadır: Nüfus artışını yükseltmeyi amaçlayan (Pronatalist) politikalar; nüfus artışını durdurmayı amaçlayan (Antinatalist) politikalar ya da sadece nüfusun niteliğini geliştirmeyi amaçlayan politikalar. Türkiye’de uygulanan nüfus politikaları üç döneme ayrılmaktadır. İlk olarak doğurganlığı artırıcı (pronatalist) nüfus politikalarının uygulandığı 1923-1963 dönemi. İkinci aşamada, doğurganlığı azaltıcı (antinatalist) nüfus politikalarının uygulandığı 1964-2013 dönemi. Üçüncü aşama ise 2014 yılı itibariyle yeniden uygulanan pronatalist nüfus politikaları dönemi. Ülkemiz sürekli olarak göç dalgası ile karşı karşıya bulunmaktadır. Toplumun bu vasıfsız insanlardan oluşan kalabalığa karşı bir tepkisi bulunmamaktadır. Toplumdaki bu aymazlık devam ettiği sürece “Türkiye Birleşik Devleti”ni göreceğimiz günler yakındır. Önce, yirmi yıl önceki Türkiye’yi düşünün ve daha sonra da bugünkü Türkiye’ye bakın. Düşünmek ve bugüne bakmak bazılarına zor gelebilir. Çünkü onlar, başkalarının kendileri adına düşünmesinden ve karar vermesinden oldukça hoşnutlar. Rahatlarının bozulmasını pek istemezler. Öncelikle, Batı’nın emperyalist güçlerinin Türkiye’ye çizdiği şablon ve verdiği rol bunu gerektiriyor. Hazırlanan stratejiler doğrultusunda plan ve programlar aynen uygulanıyor. Vatan, millet ve bayrak sevgisinden uzaklaşan kadrolarla da işlerini daha kolay yürütüyorlar.  “Yolsuzluklardan ve yağmacılıktan paylarını alanlar memnuniyetlerini ifade ediyorlar.” Toplumun yeni düzeni hızlı bir şekilde hazırlanıyor. Tüm kamu idaresinde yapılanma değiştiriliyor, değiştirilemeyenler ise  ortadan kaldırılıyor ve yerlerine yeni düşünülen düzene uygun kadrolar kuruluyor. Güvenlik güçlerine çok önem veriliyor, kendilerine ayakbağı olduklarını düşündükleri kadrolar bir şekilde tasfiye ediliyor.  Bir taraftan Din, Allah ve İman sözleriyle halkın sorgulama duyularını kaldırırken, diğer taraftan  rüşvet ve yolsuzlukla ceplerini dolduruyorlar. Bir toplumun değişiminde en önemli konunun eğitim olduğunun farkındalar. On dokuz milyon öğrencinin okuduğu tüm ilköğretim ve liseler bilim insanı yetiştirmekten uzaklaştırıldı. Dünyadaki müslüman toplumların bilim, teknoloji, sosyal adalet ve ekonomide neden geride kaldıklarını hiç sorgulamadan, daha katı dini kuralların peşinde koşmanın prim yaptığını anladılar. Medyanın da propagandasıyla halk hayal dünyasında yaşatılıyor. Dini öncelikleyen gençliğin her geçen gün sayısının artması iştahlarını kabartıyor. Osmanlı tipi bir devlete dönüşmek isteyenlerin kara kara düşündükleri tek şey, yurtsever, çağdaş yaşamdan yana, dini değerlere saygılı, sosyal adaleti, hukukun üstünlüğünü savunan, sürekli sorgulayan ve neden ve sonuç ilişkilerini irdeleyen, üniter devlet yapısından ve pozitif bilimden yana, bilimi önemseyen, vatanını, bayrağını ve milletini canı kadar seven büyük bir kitlenin kaya gibi sağlam yapısı ve bütünlüğü. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değildi. Türkiye neden olmasın(!) diyorlar. Nasıl olsa, Avrupa ve Amerika’da bunun altyapısını hazırlamış durumda bekliyor. Yüreği vatan sevgisi ve aşkıyla dolu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran yiğit savaşçıların gururlu ve onurlu çocukları ve  torunları karanlığa geçit vermemekte, ulus devletin yapısının değiştirilmemesi konusunda azimli ve kararlılar. Daha öncede vurgulandığı gibi Demografik Dönüşüm Kuramı, ülkelerin sosyoekonomik anlamda kalkınma düzeyleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle nüfus politikalarıyla ülkelerin demografik yapısını şekillendirmek yerine; ülkelerin sosyoekonomik olarak kalkınmasını sağlamayı esas alan plan ve projelerin uygulamaya konulması gerekmektedir. Ekonomik olarak kalkınmış olan bir yerde, insanların sosyal yaşamı elbette ki değişecektir. Toplumsal değişimleri anlayabilmek için tek sebebe odaklanan indirgemeci yaklaşımlardan ziyade farklı dinamikleri göz önünde bulunduran kapsamlı yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu çerçevede üretim yapısı, sınıf ilişkileri, dinî yapılar, modernleşme, şehirleşme gibi etkenlere ek olarak demografik dinamiklerin de hem toplumsal değişimlere yön verdiği hem de zaman zaman bu değişimlerden etkilendiği unutulmamalıdır. Demografik sürecin üç temel unsuru olan doğum, ölüm ve göç oranlarındaki değişimler ve bunlarla ilişkili olarak değişen nüfus miktarı ve yapısı, şehirleşme sürecinden emek piyasasındaki değişime kadar pek çok alanda etkili olmaktadır. Mesela, iç göç sonucunda hızlı şehirleşme, altyapı sorunları, kültürel ve etnik gerginliklerin artması ile demografik yaşlanma sonucunda emek piyasasındaki değişim ve sosyal güvenlik sistemi üzerinde ortaya çıkan yeni tehditler, ilk bakışta fark edilmeyen ancak demografik dönüşümle doğrudan ilgili mevzulardır. Bu noktada demografik dönüşümün doğrudan veya dolaylı olarak toplumsal ve ekonomik gelişmelerde etkisi olmaktadır.
Ekleme Tarihi: 16 Mart 2026 -Pazartesi

TÜRKİYE'NİN DEMOGRAFİK YAPISINDAKİ DEĞİŞİM ULUS DEVLETTEN UZAKLAŞTIRIYOR


İnsanoğlu tarih boyunca çeşitli nedenlerden dolayı sürekli mekân değişikliği yapmıştır.
Göç etmek fiiline karşılık gelen bu hareketliliğin nedenleri her dönem değişmektedir.
Örneğin bundan beş yüzyıl önceki insanların göç nedeni bugünkü göç nedenlerinden
çok farklıdır. Değişen yaşam koşulları ve küreselleşme ile göç hareketleri daha hızlı ve
daha geniş kapsamlı olmaktadır. Bugün insanların yaşadığı mekânlardan göç etme
sebeplerinden en önemlisi düzgün hayat şartları, geniş sosyal olanaklar ve özgürlüktür.
Son birkaç yılda hem Dünya’da hem de Türkiye’de toplumsal hareketler
bakımından çok çeşitli tartışmalar yaşandı. Özellikle Orta Doğu’da başlayan
Arap İsyanları bölgemizde toplumsal hareketlere bir kez daha dikkat çekti.
Takiben Gezi Olayları olarak bilinen kitlesel protestolar, Türkiye’de toplumsal
hareketlerin toplumsal değişimdeki itici rolünü bir kez daha açığa çıkardı. Bu
kapsamda en önemli yeniliklerinden birisi, harekete geçirici bir unsur olarak
sosyal medyanın oynadığı rol oldu.
Çevremizde bulunan ülkelerdeki iç savaşlar nedeniyle Türkiye’ye hızlı bir göç dalgası
olması nedeniyle ülkenin nüfusunda plansız bir artış meydana gelmekte ve demografik
yapısında değişim yaşanmaktadır. Sınırlarımızın yeterince kontrol edilememesi
nedeniyle Afganistan ve Pakistan ile Afrika ülkeleri gibi ülkelerden elini kolunu sallaya
sallaya gelen kalabalıklara bir de Suriye iç savaşı nedeniyle göç edenleri hesaba
kattığımızda nüfustaki oransal dengeler çok değişmiş bulunmaktadır. Hatta ülkedeki
yabancıların sayısı bazı şehirlerimizde yerli nüfustan fazla olmuştur.
Modernleşme sürecinde yaşanan sosyal ve ekonomik değişim, toplumların nüfus
yapısını da değiştirip dönüştürmüştür. Demografik dönüşüm olarak bilinen bu süreç;
genel olarak endüstrileşme ve ekonomik gelişmeyle doğum ve ölüm hızları arasında
ters yönlü bir ilişki görüntüsü üzerinde temellendirilmiştir. Dünya genelinde demografik
rejimlerin çeşitliliğini anlama ve nüfusun nasıl değiştiğini açıklama çabası; Demografik
Dönüşüm Kuramı’nı ortaya çıkarmıştır. Endüstrileşme sürecini erken tamamlamış
Avrupa ülkelerinin doğum ve ölüm hızlarının uzun bir dönem boyunca izlenmesiyle
geliştirilen Demografik Dönüşüm Kuramı; ortaya koyduğu modelle, nüfus meselesine
farklı bir bakış kazandırmıştır. Bu kurama göre bütün toplumlarda, doğurganlık ve
ölümlülük hızlarının yüksek olduğu bir aşamadan her ikisinin de düşük olduğu aşamaya
geçiş yaşanacağı vurgulanmaktadır.

Küresel bir süreç haline gelen Demografik Dönüşüm Kuramı, bir toplumda nüfus
dinamiklerini anlamaya imkân tanıyan önemli teorilerden biridir. Kuramın birinci
aşaması; dönüşüm başlamadan önceki süreci kapsamakta olup doğum ve ölüm oranları
oldukça yüksek olduğu için nüfus artış hızı sabit bir çizgide seyretmektedir. İkinci
aşamada; ölüm hızı azalmakta ancak doğum hızı hala yüksek olduğu için nüfus artış
hızı yükselmeye başlamıştır. Üçüncü aşamada; ölüm hızı ile doğum hızının düşmesi
nedeniyle nüfus artış hızı yavaşlar ve dengeli nüfus artışı yaşanır. Dördüncü aşamada;
doğum hızı yenilenme düzeyinin altına düştüğü, nüfus artışının çok düşük seviyede
gerçekleştiği veya gerileme eğiliminde olduğu görülür.
Nüfus konusunda yaşanan sorunlara çözüm üretmek amacıyla yöneticiler tarafından
belirlenen ve uygulanan kurallar, ülkelerin nüfus politikasını şekillendirmektedir. Nüfus
politikaları; ulusal hükümetlerin üç temel demografik değişken olan doğum, ölüm ve göç
süreçlerini etkilemek için bilinçli olarak gerçekleştirdikleri eşgüdümlü eylemleri
kapsamaktadır. Devletlerin nüfus büyüklüğü, yaş yapısı, artışı, azalış durumu, dağılımı
ya da niteliğini etkilemek için aldıkları tedbirler nüfus politikalarını belirlemektedir. Nüfus
politikaları üç farklı şekilde planlanıp uygulanmaktadır: Nüfus artışını yükseltmeyi
amaçlayan (Pronatalist) politikalar; nüfus artışını durdurmayı amaçlayan (Antinatalist)
politikalar ya da sadece nüfusun niteliğini geliştirmeyi amaçlayan politikalar.
Türkiye’de uygulanan nüfus politikaları üç döneme ayrılmaktadır. İlk olarak doğurganlığı
artırıcı (pronatalist) nüfus politikalarının uygulandığı 1923-1963 dönemi. İkinci aşamada,
doğurganlığı azaltıcı (antinatalist) nüfus politikalarının uygulandığı 1964-2013 dönemi.
Üçüncü aşama ise 2014 yılı itibariyle yeniden uygulanan pronatalist nüfus politikaları
dönemi.
Ülkemiz sürekli olarak göç dalgası ile karşı karşıya bulunmaktadır. Toplumun bu
vasıfsız insanlardan oluşan kalabalığa karşı bir tepkisi bulunmamaktadır. Toplumdaki
bu aymazlık devam ettiği sürece “Türkiye Birleşik Devleti”ni göreceğimiz günler yakındır.
Önce, yirmi yıl önceki Türkiye’yi düşünün ve daha sonra da bugünkü Türkiye’ye bakın.
Düşünmek ve bugüne bakmak bazılarına zor gelebilir. Çünkü onlar, başkalarının
kendileri adına düşünmesinden ve karar vermesinden oldukça hoşnutlar. Rahatlarının
bozulmasını pek istemezler.
Öncelikle, Batı’nın emperyalist güçlerinin Türkiye’ye çizdiği şablon ve verdiği rol bunu
gerektiriyor. Hazırlanan stratejiler doğrultusunda plan ve programlar aynen uygulanıyor.
Vatan, millet ve bayrak sevgisinden uzaklaşan kadrolarla da işlerini daha kolay
yürütüyorlar.  “Yolsuzluklardan ve yağmacılıktan paylarını alanlar memnuniyetlerini ifade
ediyorlar.”
Toplumun yeni düzeni hızlı bir şekilde hazırlanıyor. Tüm kamu idaresinde yapılanma
değiştiriliyor, değiştirilemeyenler ise  ortadan kaldırılıyor ve yerlerine yeni düşünülen
düzene uygun kadrolar kuruluyor. Güvenlik güçlerine çok önem veriliyor, kendilerine
ayakbağı olduklarını düşündükleri kadrolar bir şekilde tasfiye ediliyor. 
Bir taraftan Din, Allah ve İman sözleriyle halkın sorgulama duyularını kaldırırken, diğer
taraftan  rüşvet ve yolsuzlukla ceplerini dolduruyorlar. Bir toplumun değişiminde en
önemli konunun eğitim olduğunun farkındalar. On dokuz milyon öğrencinin okuduğu tüm
ilköğretim ve liseler bilim insanı yetiştirmekten uzaklaştırıldı.
Dünyadaki müslüman toplumların bilim, teknoloji, sosyal adalet ve ekonomide neden
geride kaldıklarını hiç sorgulamadan, daha katı dini kuralların peşinde koşmanın prim
yaptığını anladılar. Medyanın da propagandasıyla halk hayal dünyasında yaşatılıyor.
Dini öncelikleyen gençliğin her geçen gün sayısının artması iştahlarını kabartıyor.

Osmanlı tipi bir devlete dönüşmek isteyenlerin kara kara düşündükleri tek şey,
yurtsever, çağdaş yaşamdan yana, dini değerlere saygılı, sosyal adaleti, hukukun
üstünlüğünü savunan, sürekli sorgulayan ve neden ve sonuç ilişkilerini irdeleyen, üniter
devlet yapısından ve pozitif bilimden yana, bilimi önemseyen, vatanını, bayrağını ve
milletini canı kadar seven büyük bir kitlenin kaya gibi sağlam yapısı ve bütünlüğü.
Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değildi. Türkiye neden olmasın(!) diyorlar. Nasıl
olsa, Avrupa ve Amerika’da bunun altyapısını hazırlamış durumda bekliyor.
Yüreği vatan sevgisi ve aşkıyla dolu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran yiğit
savaşçıların gururlu ve onurlu çocukları ve  torunları karanlığa geçit vermemekte, ulus
devletin yapısının değiştirilmemesi konusunda azimli ve kararlılar.
Daha öncede vurgulandığı gibi Demografik Dönüşüm Kuramı, ülkelerin sosyoekonomik
anlamda kalkınma düzeyleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle nüfus politikalarıyla
ülkelerin demografik yapısını şekillendirmek yerine; ülkelerin sosyoekonomik olarak
kalkınmasını sağlamayı esas alan plan ve projelerin uygulamaya konulması
gerekmektedir. Ekonomik olarak kalkınmış olan bir yerde, insanların sosyal yaşamı
elbette ki değişecektir.
Toplumsal değişimleri anlayabilmek için tek sebebe odaklanan indirgemeci
yaklaşımlardan ziyade farklı dinamikleri göz önünde bulunduran kapsamlı yaklaşımlara
ihtiyaç vardır. Bu çerçevede üretim yapısı, sınıf ilişkileri, dinî yapılar, modernleşme,
şehirleşme gibi etkenlere ek olarak demografik dinamiklerin de hem toplumsal
değişimlere yön verdiği hem de zaman zaman bu değişimlerden etkilendiği
unutulmamalıdır. Demografik sürecin üç temel unsuru olan doğum, ölüm ve göç
oranlarındaki değişimler ve bunlarla ilişkili olarak değişen nüfus miktarı ve yapısı,
şehirleşme sürecinden emek piyasasındaki değişime kadar pek çok alanda etkili
olmaktadır. Mesela, iç göç sonucunda hızlı şehirleşme, altyapı sorunları, kültürel ve
etnik gerginliklerin artması ile demografik yaşlanma sonucunda emek piyasasındaki
değişim ve sosyal güvenlik sistemi üzerinde ortaya çıkan yeni tehditler, ilk bakışta fark
edilmeyen ancak demografik dönüşümle doğrudan ilgili mevzulardır. Bu noktada
demografik dönüşümün doğrudan veya dolaylı olarak toplumsal ve ekonomik
gelişmelerde etkisi olmaktadır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve egemengzt.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.